NATO’nun Ankara’daki savaş zirvesi yaklaşırken emperyalist saldırganlık tırmanıyor

Lahey'deki NATO zirvesi [Photo: NATO]

NATO’nun 36. Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi, 7-8 Temmuz’da Ankara’da toplanacak. ABD Başkanı Donald Trump’ın da aralarında bulunduğu 32 üye ülkenin liderlerinin yanı sıra Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin de zirveye katılacağı bildirildi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümeti, emperyalist savaş suçlularına kırmızı halı sermeye hazırlanırken kitlesel protestoları bastırmak için Ankara’da fiilen olağanüstü hâl ilan edilecek.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 3 Haziran’da Kongre’de yaptığı açıklamada, bu zirve “muhtemelen NATO tarihinin en önemli toplantısı olacak,” dedi. Gerçekte bu toplantı, tarihi bir savaş zirvesi olacak. Zirveye dışarıda tırmanan emperyalist savaş ve içeride işçi sınıfının sosyal ve demokratik haklarının bastırılması yön verecek.

NATO’ya liderlik eden ABD ve onun Ortadoğu’daki başlıca müttefiki İsrail’in İran’a karşı saldırı savaşı devam ediyor. Washington’ın Ortadoğu’yu tam tahakkümü altına alma çabasının parçası olarak, İsrail’in Gazze’deki soykırımı ve Lübnan’ın güneyindeki istilası da desteğiyle sürüyor.

Ukrayna’da NATO’nun Rusya’ya karşı vekil savaşı beşinci yılına girerken, Rusya’nın ikinci büyük şehir St. Petersburg’un vurulması ve Almanya’nın Ukrayna ile beraber 1.500 kilometre menzilli silah sistemleri üreteceğini ilan etmesi, bir nükleer çatışma riskini artırıyor.

Aynı anda ABD’de işçi mücadelelerinde bir artış yaşanırken Avrupa’da İtalya ve Belçika’daki genel grevler dahil olmak üzere soykırıma, savaşa ve bunların yıkıcı sonuçlarına karşı öfke büyüyor. Bizzat zirvenin düzenleneceği Ankara, madencilerin ülke genelinde ses getiren önemli bir direnişine sahne oldu.

Ankara’daki toplantı hem emperyalist yeniden paylaşım hem de işçi sınıfına karşı savaş cephelerinin koordine edileceği bir kurmay toplantısı işlevi görecek.

ABD-Avrupa gerilimi

Zirve aynı zamanda NATO içindeki çatlağın derinleştiği koşullarda düzenlenecek. Trump defalarca NATO’ya yönelik eleştirilerini ve “hayal kırıklığı”nı ifade etti. Washington, Avrupalı müttefiklerini on yıllardır ABD’nin askeri şemsiyesine yaslanıp “sosyal güvenlik ağları” kurmakla suçluyor. İran’a karşı savaşta Avrupa’daki üslerin istendiği kadar kullanılamaması veya Hürmüz Boğazı’nın zorla açılması için Avrupa güçlerinin aktif rol almaması bu çatlağı derinleştirdi. Mayıs ayının başında ABD’nin müttefiki Almanya’dan 5 bin kadar askeri çekeceği bildirildi.

Trump yönetiminin NATO üyeleri olan Kanada ile Danimarka’ya bağlı Grönland üzerinde hak iddia etmesi ve Ukrayna savaşında Avrupa’yı ganimetlerden dışlayacak ayrı bir anlaşmayı Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le müzakere etmesi de ittifak içindeki gerilimleri artırıyor.

Trump’ın anlaşma önerilerini kendi çıkarları için bir tehdit olarak gören Avrupalı güçlerin Ukrayna’da geçici bir ateşkese dahi tahammülleri yok. Onlar Rusya’ya karşı savaşın aralıksız tırmandırılmasını ve hem bu ülkenin hem de Ukrayna’nın zengin kaynaklarının yağmalanmasından pay almak istiyorlar. Ancak henüz ABD’den askeri bağımsızlıklarını elde etmeden transatlantik ittifakta tam bir çöküş olmasını istemiyorlar.

Geçtiğimiz yıl Lahey Zirvesi de benzer gerilimler altında toplanmıştı. NATO liderleri Trump’ın talebiyle GSYİH’lerinin en az yüzde 5’ini askeri harcamalara ayırma sözü verdi. Sonraki süreçte Avrupalı güçler “Avrupa’nın stratejik özerkliği” adı altında ABD’ye olan askeri bağımlılığı azaltmak için tarihinin en büyük yeniden silahlanma programını yürürlüğe koydular.

Almanya’nın Hitler dönemini gölgede bırakan yüz milyarlarca avroluk askeri fonları, zorunlu askerliği geri getirmeye yönelik adımlar, Britanya ve Fransa öncülüğündeki “Gönüllüler Koalisyonu” ve Rusya’ya karşı savaşının Avrupa ordularıyla sürdürülmesi planları, kıtayı doğrudan savaşa hazırlıyor. Tüm bunlara sosyal harcamaların kesilmesi, yaşam ve çalışma koşullarına yönelik saldırılar, demokratik hakların ortadan kaldırılması ve aşırı sağın teşvik edilmesi eşlik ediyor.

Resmi enflasyonun yüzde 32, gerçek enflasyonun ise yüzde 53 olduğu Türkiye’de de askeri harcamalardaki artışlara sağlık sistemi ve emeklilik harcamalarındaki kesintiler eşlik ediyor. Reel ücretlerdeki düşüş, ödenmeyen ücretler ve yaşam koşullarındaki gerileme işçi sınıfı içinde büyüyen bir direnişle karşılaşırken, Erdoğan hükümeti buna polis devleti baskısını artırarak yanıt veriyor.

Türkiye’nin denge politikasının sonu

Türkiye 2004’teki İstanbul Zirvesi’nden sonra ikinci kez emperyalist savaş ittifakının liderlerine ev sahipliği yapacak. NATO’nun en büyük ikinci kara ordusuna sahip olan Türkiye, Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya ve Ortadoğu kavşağında ittifakın vazgeçilmez bir ileri karakolu olarak görülüyor.

Türkiye’de Adana’daki İncirlik Hava Üssü ve Malatya’daki Kürecik Radar Üssü’nün yanı sıra onlarca şehre yayılmış NATO komuta ve kontrol merkezleri bulunuyor. Ülkedeki NATO varlığının yeni bir kolorduyla güçlendirileceği açığa çıkmış durumda. Türkiye ayrıca kendi hava savunma sistemlerine ve dron teknolojisine yaptığı yatırımlarla ordusunu güçlendiriyor. Özellikle NATO müttefiki Yunanistan ile artan rekabeti bağlamında, çevresindeki sularda etkinliğini artırmak için “Mavi Vatan” doktrinini yasalaştırmaya hazırlanıyor.

Erdoğan hükümeti, ülkenin artan jeopolitik önemini ve Türk ordusunun NATO içindeki konumunu Türk burjuvazisinin çıkarlarını ilerletmek için kullanmaya çalışıyor. Trump’ın iktidara dönüşü ile birlikte Erdoğan hükümeti Ortadoğu’da ABD’nin saldırganlığıyla giderek daha uyumlu bir çizgi izlerken, aynı anda Avrupa’nın savunması açısından vazgeçilmez olduğunu vurguluyor.

Ankara İran’a karşı savaşta diplomasi ve müzakere yoluyla çözüm çağrıları yapıyor. Bununla birlikte Türkiye’deki kritik üsler savaşın altyapısının bir parçası olmaya devam ediyor. Erdoğan İran’a karşı savaşı İsrail’in kışkırttığı anlatısını desteklerken, İran’ın kendini savunma hakkını kınayan Riyad Bildirisi’ni imzaladı.

Ankara, İsrail’in hem Gazze’deki Filistinlilere hem de İran’a karşı çalışan savaş makinesi için hayati önemdeki Azerbaycan petrolünün Türkiye üzerinden geçmesine aracılık etmeyi sürdürüyor. Türkiye ayrıca Trump’ın Gazze “Barış Kurulu”na katıldı ve Hamas’a anlaşmayı dayatmada önemli bir rol oynadı.

NATO ve Ukrayna’nın Rusya’ya karşı savaşı Karadeniz’e yayılırken, Avrupalı güçlerle bağlarını derinleştiren Ankara’nın Moskova ile “dostane” ilişkilerinde sona yaklaşılıyor. Ankara Rusya’dan kalkan ticari gemilere Karadeniz’de NATO’nun örtülü desteğiyle yapılan saldırıları görmezden geliyor. Britanya ve Fransa’nın önderliğindeki “Gönüllüler Koalisyonu”nun İstanbul’da Rusya’ya karşı bir deniz karargâhı kurması, Ankara’nın savaşa artan entegrasyonunun bir göstergesi.

ABD emperyalizminin bakış açısını yansıtan New York Times’ta 7 Haziran’da yayımlanan “Erdoğan ve Putin: Olası Görünmeyen Bir Ortaklığın Sonu” başlıklı makale, Ankara’nın Moskova’ya karşı yeniden pozisyon aldığını yazarak, “Ankara, Moskova ile NATO arasında denge politikasını terk etmiş ve dengeyi Putin’in aleyhine çevirmiştir,” diye belirtiyor.

Başlıca NATO güçlerinin örtülü desteğiyle 15 Temmuz 2016’da Erdoğan’ı devirmeyi amaçlayan başarısız darbe girişiminden on yıl sonra, Ankara Washington ve Avrupalı emperyalist güçlerin savaş politikalarıyla neredeyse tamamen uyumlu hareket ediyor. Buna, Türkiye’deki büyük sığınmacı nüfusuna Avrupa Birliği için polislik yapmak da dahildir.

NATO’ya ve emperyalizme karşı mücadele

Medyanın zirveyi bir “stratejik şahlanış” olarak pazarlaması, Türk egemen sınıfının emperyalist güçlere suç ortaklığını artırma hevesini yansıtmaktadır.

Halkın ezici çoğunluğu içinde ise tamamen farklı bir ruh hali var. Emperyalist saldırganlığın yanı sıra Türkiye’deki askeri darbelerle ve işçi hareketine ve sol muhalefete yönelik şiddetli baskıyla özdeşleşen NATO, emekçilerin ve gençlerin gözünde nefret edilen gerici bir araçtır. Kısa süre önce yapılan bir ankete göre, nüfusun yüzde 90’dan fazlası hem Türkiye’deki ABD üslerine hem de İran’a yönelik saldırı savaşına karşı çıkıyor.

Erdoğan hükümeti buna zirve öncesinde ve sırasında Ankara’da fiilen olağanüstü hâl ilan ederek yanıt vermeye hazırlanıyor. Kentte 1-15 Temmuz arasında tüm gösteri, yürüyüş ve toplumsal etkinlikler yasaklanacak; zirvenin yapılacağı yer, havalimanı güzergâhları ve liderlerin konaklayacağı oteller “kırmızı alan” ilan edilecek; dokuz ilçedeki kamu personeli idari izne çıkarılarak başkent boşaltılacak; ek olarak on binlerce polis görevlendirilecek ve diğer ülke istihbarat teşkilatlarıyla işbirliği içinde yabancı aktivistlerin girişi engellenecek.

Bu tablo, NATO’nun emekçiler ve gençlik için ne anlama geldiğini özetlemektedir: Savaş kararları, protesto hakkının gasp edildiği bir polis ablukası altında alınacak. Bu, emperyalist savaş politikası ile içerideki diktatörlük yöneliminin aynı sınıf saldırısının iki yüzü olduğunun bir başka göstergesidir.

Türkiye’deki ana burjuva muhalefet de NATO’ya bağlılık konusunda Erdoğan ile hemfikirdir. Hükümetin yargı operasyonunun hedefindeki Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) seçilmiş lideri Özgür Özel, zirve öncesinde Newsweek’te yayımlanan yazısında Türkiye’deki siyasi krizi NATO’nun ve Avrupa’nın “istikrarı” açısından bir güvenlik sorunu tanımladı. Bir mahkeme tarafından hukuksuz bir şekilde Özel’in yerine görevine iade edilen Kemal Kılıçdaroğlu da NATO’yu “21. yüzyılda demokrasinin güvencesi” ilan etmişti. Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile CHP’nin emperyalizme bağlılık ve hizmette yarışması, Türk burjuvazisinin çıkarlarının siyasi-askeri yansımasıdır.

Dünyanın geri kalanında olduğu gibi Türkiye’de de bu çıkarlar ile işçi sınıfının çıkarları birbirine taban tabana zıttır. Sadece NATO emperyalistlerinin doğrudan hedefinde olan halklar değil; emperyalist ülkelerdeki işçi sınıfı da savaşın ve militarizmin bedelini ödemeye zorlanmaktadır.

Emperyalizme ve savaşa karşı mücadelede seferber edilmesi gereken toplumsal güç, dünya ekonomisinin üretim ve tedarik zincirleri üzerinden birleşmiş olan devasa işçi sınıfıdır. İşçi sınıfı bunun için hem burjuva partilerinden hem de onların arkasına dizilerek işçileri kapitalist sisteme tabi kılmaya çalışan sahte sol partilerden siyasi olarak kopmalı ve kendi uluslararası partisi altında birleşmelidir. Bu parti, 1938’de Lev Troçki tarafından kurulan ve bugün Uluslararası Komite’nin önderlik ettiği Dördüncü Enternasyonal’dir (DEUK).

İleriye giden yol, NATO ülkelerinde ve diğer ülkelerde işçi sınıfının burjuvaziden tam bağımsızlığının sağlanması ve savaş karşıtı sosyalist bir program temelinde emperyalizme karşı birleşik seferberliğinin inşa edilmesidir.

DEUK’un Türkiye şubesi olan Sosyalist Eşitlik Partisi, bu perspektif doğrultusunda işçileri ve gençleri aşağıdaki talepler etrafında NATO’ya ve emperyalizme karşı harekete geçmeye çağırıyor:

  • ABD ve İsrail’in İran’a karşı savaşı, Lübnan’daki istila ve Gazze’deki soykırım derhal ve koşulsuz olarak durdurulsun.
  • ABD’nin Ortadoğu’daki tüm silahlı kuvvetleri ve Türkiye’dekiler dahil emperyalist askeri üsler kapatılsın.
  • NATO güçlerinin kışkırttığı ve halen tırmandırmaya çalıştığı Ukrayna’daki savaş sona erdirilsin.
  • NATO zirvesi iptal edilsin; Türkiye NATO’dan çıksın, NATO dağıtılsın. Militarizme ve savaşa harcanan tüm kaynaklar toplumun ihtiyaçları doğrultusunda yeniden tahsis edilsin.
  • İran’a, Küba’ya ve diğer ülkelere karşı uygulanan her türlü yaptırım ve ekonomik savaş sona erdirilsin.
  • Tüm savaş suçlularından hesap sorulsun.
  • Gazeteciler, muhalif siyasetçiler ve tüm siyasi mahpuslar serbest bırakılsın. Kürt halkının temel demokratik hakları derhal tanınsın.
Loading